Sanatın Dine Borcu

“İlim, astronominin çocuğu (Bergson) olduğu gibi, sanat da dinin çocuğudur. Eğer yaşamak istiyorsa, sanat, tekrar tekrar bu kaynağına dönmeye mecburdur.” Aliya İzzet Begoviç

St._Marys_Cathedral_1
St. Mary’s Cathedral – Sydney – Stained Glass.

Sanatkarın sanat eseri oluşturması için gereken ilhama yön veren, ruhunu ve hislerini yoğuran, içinde yaşadığı toplumun inanç değeri ve kültürüdür. Bunun sonucu olarak sanatkâr, içinde yaşadığı toplumdan aldıklarını kendi dimağında şekillendirip topluma sanat olarak iade eder. Mimarlığı da sanatın bir kolu olarak düşünecek olursak, gelişimindeki dini etkenleri göz ardı edemeyiz.

Günümüzden  geriye, çağlar öncesine gidelim. Yüzyıllar boyunca batılı sanatçılar aynı dini heyecanla Hz. İsa ve Hz. Meryem’in heykellerini yapa gelmişlerdi.  Rönesans’ın en büyük sanat eserlerinin ekseriyetinde dini konular işlenmişti. Antik Mısır’daki sfenksler, kutsal ve keskin kurallarla yaşatılan Hint Sanatı, Kızılderililerin dini törenler esnasında kum üzerine renkli resimler çizmeleri din-sanat ilişkisine birer örnektir.

Önemli mimarlar, tasarım serüvenlerinin doruk noktasını dini mabet tasarımlarında yaşadıkları gibi her kültür de mimari doruk noktaya bu mabetler sayesinde ulaşmışlardır. Mimari sanatının dini karakterini teyit eden tarihsel örnekler hakkında bakalım Aliya İzzet Begoviç neler söylemiş:

“Buna örnek, Hindistan ve Kampuçya’daki iki bin senelik tapınaklar, İslam dünyası camileri. Kolumb öncesi Amerika’nın mabetleri için olduğu kadar 20. asırda Avrupa ve Amerika’da inşa edilen kiliseler için de caridir. Çağımızda büyük mimarlardan hiç birisi bu çağrıya mukavemet edememiştir. Frank Lloyd Wright meselâ Elkins Parkı, Pensilvanya’da Beth Shalom Sinagogunu, Le Corbusier  Ronchap’ta Notre Dame du Haut kilisesini (1955’te tamamlanmış) ve Evre’de dominikan manastırını; Mies van der Rohe İllinois’te Teknoloji Enstitüsünün küçük kilisesini (1952); Alvar Aalto Finlandiya’nın Vuokesniski şehrinde Luteran kilisesini (1978); Philip Johnson New York’ta Kneseth Tifereth İsrael mabedini (1954); Rudolph Landy Sarasota; Florida’da Aziz Pol Luteran kilisesini (1958); Oscar Niemeyer Pampulhi, Brezilya’da Francis Assisi Kilisesini (1942); Felix Candela Meksiko’da La Virgen Milagrosa kilisesini (1953) vs. yaptılar. Tam liste çok uzun olurdu. Yorulmak bilmeyen mabet inşaatıyla mimarî sanatı -bütün sanat dallarından daha fazla fonksiyonel ve en az manevî olan- dinî karakterini teyit etmektedir.”

Bu zamana kadar yeryüzünde insanların gözdesi olan ve uzun yıllar kendisine hayran bırakan eserlerin ekserisi dini duygularla, inancın gücü ve enerjisiyle ortaya çıkmıştır. Zira eserin tasarlanması için gerekli ilham, müessirin fikri yeterliliğine; bu yeterlilik de müessirin yetiştiği toplumun inanç ve kültür değerlerine bağlıdır. Hatta bu değerlerin etkisi o kadar kuvvetlidir ki, yakın tarihimizde mesleğinde başarısını ispatlamış mimarların ve sanatkârların dahi bu çağrıya mukavemet edememesi ve sayısız tarihi örnekler bu gerçeği gözler önüne sermektedir. Yüzyıllardır sanata pozitif etkisini böylesine hissettiren inancın esintileri bundan sonra da sanatkârların kulağına ilham fısıldamaya devam edecektir.

İLGİLİ GÖRSELLER

Anahtar Kelimeler
, , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir